Site İçi Arama

 

 

 

MEHTAP TV
AKIL DEFTERİ

PAZARTESİ: 21:00
SALI TKR:  13:30

CAMİ KIŞLA PARANTEZİNDE TÜRKİYE

Mehmet Altan'ın imzalı "Cami Kışla Parantezinde Türkiye" kitabı www.kitapyurdu.com' da

Söyleşi ve imza günü 12.Mayıs.2012

Tüm darbeleri yaşadım… 

Turgut Özal Dönemi’ndeki çok derin değişimlerin ardından 28 Şubat’ı ve 27 Nisan’ı da gördüm… Biz 28 Şubat’a, çok özgür yaşadığımız ve toplumsal tartışmaların bugünkünden çok daha ileri düzeyde olduğu Turgut Özal Dönemi’nden sonra geldik… Üstelik darbeler 28 Şubat’ta da son bulmadı… Ardından da 27 Nisan 2007 yılında, parlamentoyu feshederek erken seçime gidilmesine neden olan bir “e-muhtıra” yaşandı. Devamı...

KÜRESEL VİCDAN

Geçmişin vicdan ve ahlak anlayışları artık geçerliliğini kaybetti. Ekonominin sermaye değil, buluşlar ve inovasyon tarafından yönlendirildiği, ulus-devletlerin gücünü yitirdiği, ırkçılığa ve aşırı milliyetçiliğe karşı Panhümanizmin doğup geliştiği bu yeni çağda yeni bir vicdana ihtiyacımız var. Mehmet Altan tam da bu uğrakta, bu özgün çalışmasıyla, literatürümüze yeni ve çok tartışılacak bir kavram kazandırıyor: Küresel vicdan.

Henüz emekleme döneminde olan küresel vicdanı yaşatmak ve geliştirmek için yeni ümitler yeşerten bir kitap Küresel Vicdan. Çağın ve geleceğin sorunlarına ilgi duyan okurlar için…
 

BAŞBAKAN ERDOĞAN: Artık vicdan da küreselleşmeli

Başbakan Erdoğan, küreselleşen dünyada her ülkenin meselesinin de küresel olduğuna dikkati çekerek, ''Dünya küreselleşirken, insani değerler de demokrasi de insan hak ve hürriyetleri de küreselleşmek zorundadır. Dünya küresel bir köye dönüşürken, artık vicdan da küreselleşmelidir'' dedi. Devamı...

KÜRESEL VİCDANI UYANDIRALIM

"Her birimiz küresel vicdanın bir parçasıyız" diyen Başbakan Erdoğan, "Küresel vicdanı uyandırmak zorundayız. Çocukların ailelerini, ırklarını, ülkelerini, inançlarını seçme özgürlükleri yoktur. Onun için her bir çocuk ailesinin olduğu kadar insanlığın bir üyesidir. Libya’da öldürülen çocuklar, Libyalı çocuklar olduğu kadar bizim de çocuklarımızdır. Norveç’te öldürülen gençler bizim de çocuklarımızdır" dedi. Devamı...

Küresel vicdan ve Panhümanizm

Mehmet Altan'ın son kitabı "Küresel Vicdan"ın (Timaş Yayınları, Ekim 2011) temel argümanını şöyle özetlemek mümkün: Devamı...

'Devlet de değişecek tabii ki'

Mehmet Altan: 'Yeryüzündeki tüm insanları komşun gibi görerek hareket eden ve ona karşı yapılan haksızlıklara isyan eden bir anlayışa doğru gidildiğini anlatmaya çalışıyorum' Radikal Kitap Devamı...

Vicdanlı Olmak İçin Güçlü Olmak Lazım

Mehmet Altan geçmişin vicdan ve ahlak anlayışlarını naftalinleyip dolaba kaldırdı ve yeni çağda yeni bir vicdana ihtiyacımız olduğuna kanaat getirdi.Bunu anlattığı kitabının adını da kendi koydu." Küresel Vicdan" Devamı...

Küresel vicdanımız olsaydı Van depreminde 600 kişi ölmezdi

İktisat Profesörü Mehmet Altan'ın yeni kitabı 'Küresel Vicdan' Timaş Yayınları'ndan çıktı. Mehmet Altan'la, henüz toplumun tartışmaya başlamadığı ama olayların yönünün kaçınılmaz olarak gösterdiği, küreselliğin doğal sonucu olan küresel vicdan arayışını konuştuk...Devamı...

 @mehmetaltanfan


 

Kişisel

Mehmet Altan’ın Kısa Özgeçmişi…

Ocak 1953'de Ankara'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 1979 yılında İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi’nden mezun olduktan sonra 1979 yılında Lisansüstü ve doktora eğitimi için Fransa'ya gitti.

Paris I. Pantheon Sorbonne Üniversitesi'nde, Türkiye-IMF ilişkilerini inceleyen çalışmasıyla 1980 yılında uzman, Türkiye'nin ABD ve SSCB ile ilişkilerini inceleyen teziyle de iktisat doktoru unvanı aldı.

Yüksek öğrenimi sırasında özel bir şirkette ve Türk Haberler Ajansı'nda çalıştı.  Doktora eğitimi sırasında ise çeşitli gazetelerde yazılar yazdı. Cumhuriyet Gazetesi'nin Paris muhabirliğini yaptı. 1985 yılında Paris'te yazdığı denemeleri Kanatlı Karınca adlı kitapta topladı. Akademi Kitabevi Deneme Ödülünü alan bu kitaptan sonra, tezinden esinlenerek yazdığı Süperler ve Türkiye adlı bilimsel çalışması yayımlandı.

1984 yılında Türkiye’ye döndükten sonra Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş.’de planlama uzmanı olarak çalıştı. 1986 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne yardımcı doçent olarak girdi. 1987’de doçent, 1993’de profesör oldu. Mehmet Altan halen İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İktisat Politikası Anabilim Dalı’nda öğretim üyeliği görevi yanı sıra, 1987 yılından 2006 yılı Kasım ayına kadar Sabah Gazetesi’nde, o tarihten 2012  Ocak ayına kadar  Star Gazetesinde başyazar olarak köşe yazılarını yazmıştır.

Kitapları

1.     Kanatlı Karınca, Nisan Yayınları 1985

2.     Süperler ve Türkiye, AFA Yayınları 1986

3.     Marks'tan Sevgilerle, Güneş Yayınları 1989

4.      Darbelerin Ekonomisi, AFA Yayınları 1990

5.     Matadorun Ölümü, Nisan Yayınları 1992

6.      Kapitalizm Bu Köye Uğramadı, AFA Yayınları, 1994

7.     Amerikan Rapsodisi, Can Yayınları, 2000

8.      Esir Çocuklar Cehennemi, Birey Yayınları, 2001

9.     Köylüler Ne Zaman Manşet Olur, Zaman Kitap, 2001

10.  Birinci Cumhuriyet Üzerine Notlar, Birey Yayınları, 2001

11.                       On Yıl Önce Bugün, İyiadam Yayınları, 2002

12.  Kıbrıs Diye Bir Ada, Gündem Yayınları, 2003

13.                       Kırık Düşler Ülkesi, İyiadam Yayınları, 2003

14.                       Marksist Liberal, İthaki Yayınları, 2003

15.                       II. Cumhuriyet Demokrasi ve Özgürlükler, Birey Yayınları, 2004

16.  Ertelenmiş Hayatları Geri Verin, Can Yayınları, 2004

17.                       Hiçbir Şey Değişmiyorsa, Can Yayınları, 2004

18.  Bir Gecelik Aşklar Nereye Gider, Can Yayınları, 2004

19.                       Kırık Düşler Ülkesi, Can Yayınları, 2004

20.  Bürokrasi mi, Burjuvazi mi? Liman Yayınları, 2004

21.                       Heykeller Sevişir mi? Can Yayınları, 2005

22.  Darbelerin Ekonomisi, Hemen Kitap, 2006

23.                       Kürtler Şeytan Soyundan mı? Hemen Kitap, 2006

24.  Eğrisiyle Doğrusuyla Ak Parti, Hemen Kitap, 2007

25.                       Milliyetçilik ve Çeteler, Hemen Kitap, 2008  

26.                       Kürt Sorununu İnsanileştirmek, Hemen Kitap, 2008

27. İkinci Cumhuriyet'in Yol Hikayesi, Hayy Kitap, 2008

28. Puslu Demokrasi&Ergenekon Güncesi, Etkileşim Yayınları, 2009

29. Kent Dindarlığı, Timaş Yayınları, 2010 

30. Sarayı Yıkalım, Hayy Kitap, 2010

31. Muş'ta Meryem Olmak, Etkileşim Yayınları, 2011

32. Küresel Vicdan, Timaş Yayınları, 2011

33. Cami Kışla Parantezinde Türkiye , Hemen Kitap, 2012

34. Uluslararası Ekonomi Politik, Anadolu Üniversitesi, 2013

 

Sürekli Yazdığı Yerler…

 

·         Infomag, aylık dergi

·         Businessweek, haftalık dergi

  

 


 

Mehmet Altan'ın Kişisel Tarihi

 

İnsana Adanmış Bir Ömür: Mehmet Altan

 

 

Özgürlükçü Fikirleri Yüzünden 28 Şubat Sürecinde Andıçlanmıştı

 

Ünlü yazar Çetin Altan’ın küçük oğlu olarak dünyaya geldi. Babasının tedrisinden geçti. Genç yaşta Marksizm ile tanıştı. 1979’da gittiği Fransa’da demokrasinin çağdaş uygulamasını gördü. Dünyaya, Türkiye dışından bakmayı başardı. Ortaya attığı “2. Cumhuriyet” kavramı, yıllarca tartışıldı.

 

 

Sürekli bir devinim ve bir değişim içindeyiz. Bazen farketmiyoruz bile, ama her gün, gerçekten her gün değişiyor, dönüşüyor, öğreniyor, deviniyoruz… Direniyoruz değişmeye, ama içimizde bir yerler, taa, arkalarda bir yerler bize kendini hissettirmeden dönüşüyor. Çünkü sonuçta, kendi içimizde, beynimizde, ruhumuzda bir denge arıyoruz ve hergün bu dengeyi bozan, yeni ve trendy tabirle “ezber bozan” pek çok şey oluyor, söyleniyor; okuyoruz, işitiyoruz… Bu ezberler ne zamandan beri bozuluyor dersek, herkesin kendi içinde bir miladı vardır, kendi düşünde… Ama ana ezberlerimizin, kimsenin bozmaya yeltenmediği ezberlerimizin, “bizim cenah”ın ezberlerinin, bütün ezberlerimizin ana kaynağı olan ezberlerimizin bozulmasının bir miladı var; biri çıktı ve İkinci Cumhuriyet dedi. Hepimiz kıvranıyorduk, orasından söylüyorduk, burasından eleştiriyorduk, belki her yerinden eleştiriyorduk. Ama birisi çıktı ve “İkinci Cumhuriyet” dedi, “Bu cumhuriyetin demokrasisi eksik.” Hâlâ anlayamam, onun hayatını bir kitap yapmaya koyulduğum üç aydan beri de hâlâ anlayamadım, neden mesela “demokratik cumhuriyet” demedi, neden “demokrasili cumhuriyet” demedi de, “İkinci Cumhuriyet” dedi, bilmiyorum hâlâ. Ama iyi ki demiş, iyi ki belki de böyle demiş, yani bizim bu topraklarda sakat olanın cumhuriyet olduğunu belki en iyi böyle vurgulamış Mehmet Altan, bilemem, ama aynı şeyi farklı kelimelerle söyleyenler değil, bugün o konuşuluyor ve onun koyduğu isim: “İkinci Cumhuriyet”.

 

Bana sorarsanız, onun Bill Gates'ten torpilli olduğuna inanıyorum ben. Babası Çetin Altan ve onun gibi, her ne kadar çok kıyısından değerek de olsa içinde yaşadığımız çağı, bu kadar derinden formüle eden ve çıplak bir anlaşılırlıkla anlatan çok fazla insanla karşılaşmadım. “Bu senin ayıbın” diyebilirsiniz bana; örnekler verirseniz buna da inanırım… Bill Gates'ten torpilli derken, şunu söylemek istiyorum aslında; çağı bu kadar derinden anlayan bir insana naçizane bir armağan olarak Bill Gates'in ona, henüz piyasaya çıkarılmamış bir ya da hatta birkaç çip armağan ettiğini düşünüyorum. Öyle çipler ki bunlar, mesela size onbeş bakikada bir başyazı yazdırıyor. Daha mı istiyorsunuz, bunu izleyen onbeş dakikada bir ikincisini daha. Yazınız, yazılarınız bitti, yarım saat sonra bir konuşmanız mı var, bir panelde konuşmacı mısınız, ama bu iş için geldiğiniz kentte sizi görmek, sizinle birkaç cümlelik fikir teatisinde bulunmak, size değmek isteyenler mi var? Hiç problem değil, öyle sanıyorum ki Bill Gates yeniden devreye giriyor ve söylemeniz gerekenleri dikte ettiriyor. Sonra konferansa giriyorsunuz, hemen az önceki fikirsel taarruzun akabinde, yine problem değil, Bill Gates hazır, toplantıya katılan insanları coşturacak, düşündürecek, düşünüp alkışlatacak, sonra güldürecek formüller bilgisayarınızda, korkmayın, toplantıdan önce rahatça insanlarla konuşun, şakalaşın, yemek de yiyin icabında! Acaba olabilir mi böyle bir şey? Mehmet Altan'ı günlerinin içinde izledim ve sadece izleyerek bile, yoruldum. Peki neden ben böyleyim, o böyle? Burada bir Bill Gates torpili sezinlemekten başka bir şey gelmiyor elimden… Siyasi bir ikbal arayışı yok,  bir devlet dairesine kapılanırım ihtiyacı yok, birileri beni sevmez endişesi yok…

 

“SARAY”LA “HALK” KESİŞMESİ

Çetin Altan ile Kerime Hanım'ın, bize Ahmet Altan ve Mehmet Altan gibi iki önemli figür, iki önemli isim kazandıran birlikteliklerini, “Sınıfsal olarak çok farklı konumlardaki iki suyun birleşmesi” olarak niteliyor Mehmet Altan. Kerime Hanım henüz 40 günlükken, annesi, ablası ve eniştesiyle birlikte Ankara'ya gelmiş Irak'tan. Osmanlı ordusunun bir neferi olan Ragıp Bey savaş için gittiği Irak'ta Kerime Hanım'ın ablasını görüp âşık olmuş. Henüz 14 yaşında olan Raziye Hanım ile aralarındaki büyük yaş farkına aldırmamış, anneanne Habibe Hanım'ı ve o sıralar minicik bir bebek olan Kerime Hanım'ı da alarak Ankara'ya getirmiş. Ailede pek konuşulmamış ama, Çetin Bey'in eşine zaman zaman “Arap” diye takılarak seslenmesinden olsa gerek, Mehmet Altan annesinin Arap asıllı olduğuna inanmış uzun yıllar. 1991 yılında Kerime Hanım'ın vefatına kadar da, fazlaca da merak edip kurcalamadığı bu bilgiyle yetinmiş. Ta ki Yaşar Kaya'nın bir yazısını okuyana kadar. “Kürtlük meselesi annem 91 yılında ölünceye kadar hiçbir şekilde söz konusu olmadı. Annemin Kürt olduğunu ben ilk defa Özgür Gündem'de, Özgür Politika'ydı galiba o sırada, Özgür Politika gazetesinde Yaşar Kaya'nın yazdığı bir yazıda okudum. O zamana kadar annemin Kürtlüğü ile ilgili hiçbir bilgim yoktu. Ama o yazıdan Kuzey Irak'taki ilk başbakan Fuat'ın annemin akrabası olduğunu öğrendim. Bir ara, annem ölmeden evvel Kuzey Irak'ta bir akraba arayışı oldu ama, annemin dışındaki teyzeler Irak'a gittiler geldiler falan, akrabalar da buldular ama ben pek ilgilenmedim. Ama böyle bir bilgiyi, ki herhalde yanlış bir bilgi değil, Yaşar Kaya'nın yazısında okudum,” diyor…

 

Baba tarafı ise paşalara dayanıyor. Çetin Bey neredeyse tümüyle bu paşalı, köşklü, konaklı köklerinden kopuk yaşıyor, tamamen farklı bir yaşam üslubu ve bakışı edinmiş olsa da, sonuçta bu evlilik iki farklı sınıftan insanın yaptığı bir aşk evliliği Mehmet Altan'a göre. Kerime Hanım Ankara Radyosu'nda müdür sekreteri olarak çalışırken, müdürünün oğluyla, Çetin Bey'le tanışıyor. Aralarında doğan aşk, evlilikle sonuçlanıyor... Ve, tahmin edebileceğimiz gibi, köşk tarafı, “saray” tarafı bu evliliğe hiç de sıcak bakmıyor. İlk bebek, Ahmet Altan doğduğunda genç evlilere “köşk”ten bir elli lira borç bile çıkmıyor…

 

Köşke sırtını dönmüş baba, Çetin Altan masasının başında çalışıyor. Yazıyor, okuyor, yazıyor… Küçük Mehmet onu, rahatsız etmemeye özen göstererek izliyor… Ona hayran; zekâsına, muzipliğine, doyumsuz sohbetlerine, okur-yazar olduktan itibaren de yazılarına. Hiçbir zaman onu klasik bir aile babası olarak görmediğini, bir kategoriye sokmadığını, hep büyük bir hayranlık duyduğunu söylüyor Mehmet Altan. İlk gençliğinde de babasıyla herhangi bir kişilik itişmesi yaşamamış, kendini babasıyla öyle özdeş kılmış ki, onu bir otorite olarak görüp kendini onun üzerinden tanımlamaya çalışmamış. “Düşünsene her sabah yazı çilesiyle uyanan bir adam, yazının hazırlıklarını yapan. Hâlâ bugün de öyle, muazzam bir şeydir, 80 yaşındadır ama hep aynı işiyle, ekmek parasını beyninin enerjisiyle kazanan bir adamdır. Yani ona o kategori içinde bakmak büyük bir haksızlık olur, belki evdeki binlerce kitabından, temposundan, enerjisinden ama en fazla da bu işe yönelik hiç ara vermediği o üreticiliğinden… Evde çalışan bir adam babam, onun ne yaptığını ben her gün evde görüyorum… Baba figürü şöyledir, bir işi vardır dışarıda, gider adam, akşamları da eve gelir… Oysa bu insanların, yazı yazan insanların yaşam alanlarıyla faaliyet alanları aynı. Yani onun yaşam alanında öne çıkan da yaşam faaliyeti. Onun için otomatik olarak çok küçük yaştan itibaren klasik bir değerlendirmenin dışında tutabiliyorsun. Kaç kişinin babası sabahları kalkıp yazı yazarak hayatını kazanıyor?”

 

Çetin Bey'in Milliyet gazetesine transferiyle Refik Erduran'ların Salacak'taki yalısında başlayan İstanbul macerası, değiştirilen birkaç evden sonra Basınköy'de alınan mütevazı kooperatif evine uzanmış. Neredeyse bütün ilk gençlik yılları, yatılı okul yatakhanelerini hariç tutarsak, Basınköy'deki bu evde geçmiş… Babasının bütün yazılarını okuyan Mehmet Altan, 11-12 yaşından itibaren de babasıyla birlikte mitinglere, toplantılara katılmaya başlamış… Rüya gibi hatırladığı mis kokulu anne yemekleri, Basınköy'deki sıcak anne kucağı yatılı olarak Saint Joseph'e verilmesiyle kesintiye uğramış. İlkokulun ilk gününü neredeyse hiç hatırlayamıyor ama Saint Joseph'in ilk gününü, ilk yatakhane gecesini ve sonrakileri de, metal soğukluğunda duygular olarak hatırlıyor. Ama yatılı okul yıllarında da evle ve “kendimi özdeşleştirdim” diye ifade ettiği babayla alışverişi, bütün bir haftanın haftasonları bir güne, yaz tatillerine sıkıştırılmış bir şekilde olsa da aynı yoğunlukta devam etmiş. “Hafta sonları geliyoruz ve ayrıca yazlar var, tatiller var. Yani çok öyle evin uzağında değiliz. Zaten çok ciddi bir ev hasreti oluşuyordu hafta içinde. Yani anneme kavuşma, annemin yemeklerine, şefkatine vs. Tabii bu aynı zamanda babamın her sabah boğayı boynuzlarından tutup yere yatırmak olarak algıladığı, hayatı yeniden yarattığı yazısıyla, daktilo makinesiyle günün başladığı, kütüphanesinde 10 bine yakın kitabın olduğu eve özlem…  Oradaki kitapları çok iyi hatırlarım. Gözümün önündedir klasikler, Fransızca kitaplar, La Revue de Deux Mondes'un 120 yıllık ciltleri, serisi. Babamla bazen sabahlara kadar süren konuşmalarımızı da çok net hatırlarım… Bir keresinde uzun uzun zaman kavramını anlattıktan sonra, gidip Abdülhamit'in sarayından çıkma o 120 yıllık ciltlerden birini getirmiş ve zaman kavramını somutlaştırmak için o cilde elimi değdirmişti, elektrik çarpmış gibi olmuş, ağlamaya başlamıştım. Zamanla ilgili gece boyu süren o konuşma ve yoğunluğun somut bir kitabın üstünde kendi hissettirmesi bana ağır gelmişti herhalde. Babamın ailenin geçimini temin çabasının yanı sıra bizimle derin bir ahbaplığın da sürdürülmesi şeklinde bir dostluğu vardı. Şiir matinelerinden tut da kimi sabahlara kadar süren konuşmalar… Seni düşündürtmesi, şekillendirmesi… Onun tedrisinden geçen zamanlar var o evde…”

 

ERKEN GELEN SEVGİ

Heyecan dolu, çalkantılı yıllar. Türkiye İşçi Partisi 1965 seçimlerine katılıyor ve yüzde üç oy alarak Meclis'e 15 milletvekiliyle giriyor. Bu milletvekillerinden biri de Çetin Altan. Çetin Altan, partisinden diğer milletvekili arkadaşlarıyla birlikte Meclis'te müthiş bir muhalefet yürütüyor; kürsüden yaptığı etkili konuşmalarla insanlar hop oturup hop kalkıyorlar. Sadece korkutucu bir muhalif değil aynı zamanda büyük bir hatip. Sonra, TBMM'nin ve Cumhuriyet'in utanç sayfalarından biri cereyan ediyor; kürsüde saldırıyorlar Çetin Altan'a, arkasından linç girişimleri geliyor. Mehmet Altan 12 yaşında o sıralar. Babasını Meclis kürsüsünde hiç dinlemiyor ama Taksim mitinglerine birlikte gidiyorlar. Babası konuştukça dalgalanan büyük kalabalıkları, o etkileyici gücü görüyor, izliyor. Aslında babası namlunun ucunda neredeyse ama o kaygılanmıyor.

 

Son derece politik bir ortamla çevrili, o dönemin bilinen bütün muhalif isimlerinin, yazarların, sanatçıların, gazetecilerin uğrak yeri olan bir evde, bir yandan babasını ve çevresini izlerken bir yandan da kendini oluşturuyor. Okuyor, şiir, yazı denemeleri yapıyor, gazeteleri, radyo haber bültenlerini ve odasındaki plaklarını dinliyor. Gazete, baba mesleği olan gazetecilik 13-14 yaşlarından itibaren en çekici alan oluyor onun için.

 

Saint Joseph'in boğucu disiplinine dayanamayıp son sınıfta Bakırköy Lisesi'ne devam etmeye başlıyor Mehmet Altan. Özgürlük, yeniden evde geçirilen zamanlar, anne yemekleri, yarım gün olan okuldan arda kalan Basınköy hayatı… Ve ilk aşk. 15 yaşında, Basınköy'ün en güzel kızı Ümit'e çılgınlar gibi âşık oluyor. Bütün Basınköy bu yeniyetmenin ateşli sevdasını konuşuyor. Öyle bir aşk ki kıtalar arası: Ümit'i her gün Kadıköy'deki okuluna bırakıp geri dönüyor. Bütün enerjisini sevdasına akıtıyor ve üç yıl sonra da evleniyorlar zaten. Aile, belki de müthiş tutkusunun şahidi oldukları için, bu oldukça erken gelen evlilik karşısında duydukları endişeyi oğullarına yansıtmamaya çalışıyor, anlayış gösteriyorlar. Lise son sınıfta, durumu okuldan gizli tutarak Ümit ve Mehmet evleniyorlar… “Biz evlendiğimizde Ümit hazırlık okumadığı için liseyi bitirdi üniversiteye başladı, ben liseyi bitiremedim, son sınıfta çaktım. Fakat evliyim de, çalışmaya başladım. O yıllar zor yıllardı.

 

Babam hapislere düştü. Askeri cunta, faşizm vs. yani onlar zor yıllardı. Bir şekilde para pulun olmadığı, babamın içerde olduğu, benim liseyi bitiremediğim… Ümit çalışmaya başladı, bir yandan da pedagojide okuyordu. Epeyce zorlandığımız dönemler. Yani hayatın üstümüzde çatırdadığı günler; parasızlığın şunun bunun ne olduğunu anladık. Kayınvalidemin evinde kaldık. Sonra bir şekilde başka bir eve çıktık. Soba yakamazdık. Ümit işten gelirdi, donardık, ağlamaya başlardı yazık. Soba yanmıyor, titriyoruz, buz gibi yorganlar, battaniyeler... Sonra ittire kaktıra liseden kurtuldum. Üniversiteye girdim… Yani objektif gözle bakıldığı vakit çok  zor şeyler. İleriye dönük büyük umutların, yolun açık olduğunu gösteren işaretlerin fazla bulunmadığı yıllar. Zaten Türkiye'nin üstüne 71 rejimi çökmüş, karanlık bir tablo var… Sonra Ümit'in dayısına ait olan küçük bir bodrum katına taşındık, küçücük bir eve. Hayat 79 yılına kadar böyle sürdü. Demek ki 26 yaşına kadar üniversiteydi, işti güçtü, Ümit'in okulları, çalışması, paraydı, puldu, böyle bir süreç yaşamışım; benim hayatımda o dönem bu zorluklar vardı. Ama çok şey öğrendim. O yıllar hayatın üzerindeki cilayı kaldırdı benim için; hayatın özünü, yaşam motorunun nasıl döndürüldüğünü, esas gailenin ne olduğunu, yaşam dinamiğini anladım.

 

Çalıştığım sigorta şirketi 1979 yılında greve gitti. Ben üniversiteyi bitirdim, Ümit Kültür Bakanlığı'ndan burs kazandı. Bu belirsiz, sisli puslu, açılıp açılmayacağı belli olmayan, içinde umut barındırmayan süreç, pat dedi başka bir yöne döndü. Hayatın içindeki umutlar ve umutsuzluklar, güneşler, karlı kışlı havalar kestirilemiyor. Hayatın kendi içindeki sürprizleri aydınlıkken karanlığı, karanlıkken aydınlığı taşıyor… 79 yılında Fransa'ya koşarak gittik resmen. Ümit orada kendi mesleği ile ilgili eğitimden geçti. Ben de onunla beraber gittim. İlk gittiğimizde sadece onun bursu vardı bir de benim grev sonrası aldığım tazminat. Aileler de yardım ediyordu. Ama sonra iki yıllığına ben bir burs kazandım Milli Eğitim Bakanlığı'ndan. Ahmet o sırada Hürriyet'in dış haberler şefiydi. Fransa'dan Hürriyet'e yazılar göndermeye koyuldum. Sonra onun mecrası değişti, ben de Cumhuriyet'te yazmaya başladım.”

 

YENİ UFUKLAR: FRANSA

Yazı işleriyle ilişkisini kesmemeye çalışsa da, geçim derdinden biraz olsun kurtulmak için girdiği Tam Sigorta'daki bunaltıcı memur hayatı, nefes almayı daha da zorlaştıran faşist darbe ortamı, maddi sıkıntılar… Tünelin ucunda ışık görünmez gibiyken, eşiyle birlikte hep hayalini kurdukları Fransa projesinin hayata geçmesiyle birlikte yepyeni bir dönem başlamış Mehmet Altan için. “Aslında hayatım üç döneme ayrılabilir,” diyor: “79'a kadar, 79-83 arası,  83 ve sonrası.”

 

Fransa, küçücük paralarla yaşamaya devam ettikleri ama müthiş bir açlık ve doyumsuzlukla dünyayı keşfettikleri yer olmuş; “Bir akvaryum balığının büyük bir deniz görmesi gibi. Demokrasi kültürü yani farklılık, çoğulculuk, gelişmiş bir toplum, refah; bunları yani yeryüzü standartlarını Türkiye'de köyünden, kasabasından, şehrinden çıkmamış birine hiçbir şekilde anlatamazsın. Ben bunlardan çok haberdar bir aileden gitmeme rağmen Fransa'daki sosyoekonomik, siyasal, politik, kültürel hayat deneyimi muazzam bir katkı sağladı bana. “Marksist-Leninist-Maoist teröristler”, “anarşistler” falan gibi başlayan sıkıyönetim bildirileriyle şekilleniyordu burada hayat. Ben 17-18 yaşındaydım darbe olduğunda, ben de bütün bu sıkıyönetim bildirileri içinde yaşıyordum. 26 yaşında Fransa'ya gittim, ama faşizmin rüzgârları o güne kadar tabii hep süregelmişti. Fransa'da bir yurda yerleştik, yurdun bulunduğu bölgenin belediye başkanı komünistti. Daha geldiğimin üçüncü günüydü, nasıl bir mahalle burası diye dolaşırken, anarşistlerin federasyon bürosunu gördüm. Şaşkına dönüyorsun tabii… Yine, benim için her şeyi deviren ve değiştiren bir anıdır mesela; o yıl Sovyetler Birliği Afganistan'ı işgal etmişti. Laurent Fabius o zaman sosyalist partinin saymanıydı, öğle haberlerinde onun bir konuşmasını dinlemiştim. Dedi ki, nasıl Fransa'yı Cezayir'de, Amerika'yı Vietnam'da mahkûm ettiysek, şimdi de Sovyetler Birliği'ni Afganistan işgalinden dolayı kınıyoruz, mahkûm ediyoruz. Şimdi bir Türk olarak, Türkiye'yi Kıbrıs'ta mahkûm etmek gibi bir şey bu. Adamın hayatı mahvoldu dedim, nasıl bunu söyler?.. O kadar çarpıcıydı ki gördüklerim… Demokrasinin ne olduğunu oralarda anlarsın, Batı rüzgârı almadan, çağdaş demokrasiden nasiplenmeden… Türklere nasıl anlatacaksın bunun demokrasi olduğunu? Burada askeri faşizmin demokrasiymiş gibi, cumhuriyetin demokrasiymiş gibi, halkı olmayan bir padişahlığın demokrasiymiş gibi, insan mutluluğunu ve özgürlüğünü hedeflemeyen bir sistemin çağdaşmış gibi yutturulduğunu, bunların demokrasiyle alakası olmadığını nasıl anlatacaksın? Böyle bir eğitimi de, böyle bir kültürü de yok ki insanların.”

Yeryüzü değerleriyle tanışmanın yanı sıra akademisyenlik iddiası ve hedefi de Fransa'da derinleşiyor Mehmet Altan'ın. Sorbonne'da, dönemin en önemli iktisatçılarının yanında doktorasını yapıyor. Bir yandan doktora, bir yandan haftada bir gün Cumhuriyet gazetesi için yazdığı, Fransa gözlemlerini aktardığı, karşılaştırmalar yaptığı edebi denemeler olan Paris Mektupları, bir yandan merakla keşfetme derken, bir de bebek ekleniyor dünyalarına. Doğumunu izlemek üzere girdiği ama beş dakika sonra, bayılmak üzereyken dışarı çıkartıldığı doğumhanede oğlu Ömer dünyaya geliyor. Ömer'in ilk yıllarını Fransa'nın özgürleştirici ortamında, Ümit'le tam bir işbölümü içinde geçiriyorlar…

 

Hep Türkiye'ye dönmek üzere kurdukları eğreti öğrenci hayatlarını yeniden İstanbul'a taşıdıklarında yepyeni bir rüzgârın içinde buluyorlar kendilerini: Dönem, Özal iktidarının ve daha önce akla bile getirilmesi zor dönüşümlerin dönemi…

Dönerken, zaten Fransa'dayken sürekli yazdığı Cumhuriyet gazetesinde gazeteciliğe devam edebileceğine kesin gözüyle bakıyor, niyeti bir yandan da üniversiteye girerek akademisyenliği sürdürmek. Ama işler umduğu gibi gitmiyor. Cumhuriyet gazetesi kapılarını kapatıyor Altan'a. Üniversite hayali de hüsranla sonuçlanıyor önce, Fransa'da da ona büyük destek olan dostu Eser Karakaş'la birlikte üniversiteye gidiyor ve Gülten Kazgan'la görüşüyorlar. Henüz doktorasını savunmadığı için ancak asistan olarak girebileceği üniversitede çalışırken yaşayabilmesi için başka bir işte çalışmasının şart olduğunu anladığında müthiş bir şok yaşıyor. Cumhuriyet'te kapanan gazetecilik kapıları Güneş'te açılıyor neyse ki. Ama yine de, en azından doktorasını tamamlayana kadar geçinebilmek için Şişe Cam'a, planlama uzmanı olarak giriyor… Bir buçuk yıl sonra ise nihayet üniversiteye, bu kez doktoralı bir akademisyen olarak başlıyor. Gazetecilik macerası ise çok fazla yere saçılmadan, Güneş, sonra üç ay kadar Söz ve ardından iki yıl öncesine kadar Sabah gazetesinde sürüyor…

 

Özallı yıllar Mehmet Altan için de, aslında bütün Altan'lar için de hem heyecanlı ama hem de zorlu yıllar olarak geçmiş. Özal'ın, Türkiye'nin önünü açacak cesur adımlarını desteklemeleri bir anda “dönek”, “hain”, “liboş” gibi, siyasi literatürümüzün en sevimsiz saldırı ve hakaret amaçlı sözlerinin muhatabı olmuşlar. “Ben Türkiye'ye döndükten sonra hayatım çok hızlı akmaya başladı. Bir buçuk yıllık bir Şişe Cam dönemi var ama o memurluk dönemim beni entelektüel dünyadan koparmadı. Yani iki yıl gibi bir sürede, yerleşik olmaya başlayan bir konum elde ettim. Özal dönemiydi, Turgut Bey'le birlikte liberalleşmeye doğru adım atarken liberalizmi Türkiye'ye anlatmak, devletçiliğe karşı liberalizmi savunmak ilk başta çok yaygın bir şey değildi. Babam mesela bu konuda muazzam bir rol oynamıştır. Onun rüzgârında biz de hareket ederken, Kemalist kadrolarla Turgut Bey'i destekleyen solcular, Marksistler arasında muazzam bir fikirsel, hatta onun da ötesinde bir çatışma çıktı. Bu fikirsel çatışmada ciddi bir rol oynamam söz konusu oldu. Aslında bugün yaşananlar o günlerde başlayan sürecin devamıdır.”

Sabah gazetesi gibi, Türkiye'nin ikinci büyük gazetesinde yazmak, bir avuç entelektüelin çalışmalarında, araştırma kitaplarının akademisyenlere yönelik sayfalarında dile gelen Kemalizm, resmi tarih, düzen vb eleştirilerini kitleselleştirebilmesinin bir aracı oluyor Mehmet Altan için. Sade, anlaşılır ve çarpıcı bir dille durmadan yazıyor ve Türkiye'de geniş kitleler belki de ilk kez onun satırlarında resmi tarih yalanlarıyla yüzleşiyor, düzene ilişkin sorular soruyor, kuşkulanıyor, daha önce değil ağza almak, akıldan geçirmenin bile düşünülemeyeceği “milli tabularımız” hakkında tartışmaya başlıyor. Basının köşe tutmuş kalemlerinin “Liboş” aşağılamalarına, “tepelerden” gelen tehditlere aldırmadan yazıyor. 28 Şubat geldiğinde tehdit somutlaşıyor ve askerler memnuniyetsizliklerini Sabah yönetimine “açık bir dille” iletiyorlar. Mehmet Altan'ın yazıları haftada bire düşürülüyor ve gitsin diye gözünün içine bakılıyor adeta. 28 Şubat'tan sonra bir karar veriyor kendi kendine: Bundan sonra sadece yazmayacak, şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla, konuşmacı olarak çağrıldığı her yere gidecek, her yerde konuşacak, anlatacak. O günden bu güne, akıl almaz bir enerjiyle neredeyse her gün bir başka şehirde bir toplantıya, bir televizyon programına katılıyor konuşmacı olarak.

 

TAM HIZ, YOLA DEVAM…

Gazeteci, akademisyen, edebiyatçı, düşünür… Bilimsel yayınları, şimdiye kadar yayımlanmış 23 eseri var. 1979'dan bu yana, neredeyse otuz yıldır aralıksız gazete yazıları yazıyor; köşe yazıları, röportajlar, güncel analizler. İki yıldır Star gazetesinin başyazarı. Onun adıyla anılan İkinci Cumhuriyet kendi başına bir politik güç ve duruş halini aldı bile. Kent kent geziyor, fikirlerini anlatıyor, tartışıyor. Onun içinde yaşamak istediği bir Türkiye düşü var çünkü. Çocukluğundan beri, önceleri babasının gözünde gördüğü, sonra içselleştirdiği bir düş. Sadece kendisi için gördüğü bir düş değil bu, ya da başka bir ifadeyle, ancak birlikte varılabilecek, birlikte kurulabilecek bir hedef. Sanırım bu akıl almaz enerji, kaynağını bu düşten ve bu düşün ancak birlikte görüldüğünde gerçekleşebilecek bir düş olmasından alıyor. “Türkiye böyle olmasaydı çok daha hızlı gidebilirdik. Yani şöyle bir şey, bulunduğun ortamın, ülkenin kültürel varlığının ana besin sularını üreten coğrafyanın gözünü açayım derken sen bir gözünü kaybediyorsun. Olay bundan ibaret…”

 

Chronicle Dergisi Sayı 10 / 2008, Defne ASAL ER

http://www.chronicledergisi.com/content/view/147/1/

  


E-posta : info@mehmetaltan.com

VB#Turk Yazılım ve Bilgisayar desteği ile sizlere ulaşmaktadır.